Zamanla ölüyor insan

Zamanın içerisinde yaşıyoruz. Yapıp ettiğimiz ne varsa zamanla kayıtlı. Yaşanmış geçmiş zaman, an şimdiki zaman ve meçhul gelecek zaman içerisinde uzanıyor insan ömrü. İnsan; zamanda bir garip yolcu. Zamanla doğup büyüdüğü gibi, zamanla yaşlanıyor insan; zamanla azar azar ölüme yaklaşıyor insan. Kendisini uzak tuttuğu, üzerine hiç de yakıştırmadığı ölüme, alnında yazılana yaklaşıyor anbean. Zaman karşısında ne kadar da âciz, ne kadar da çaresiz ve perişansın, ey insan! Zaman tüketiyor seni yavaş yavaş. Ömrün, güneş altında eriyen buz misali. Zaman ırmağı seni ölüme taşıyor, ölüm ötesine ulaştırıyor, farkında mısın? Farkına vardığında sakın geç olmasın. Geç; gecikmiş, geri dönüşü, telafisi mümkün olmayan, kaybeden ve hüsrana uğrayanlardan aman ha olmayasın. Hayıflanmanın fayda vermeyeceği o gün gelmeden önce gerekeni yapmalısın; gerekeni, yani sorumluluklarını, yani seni sen yapan, seni ayrıcalıklı ve insan kılan ne ise onu. Çünkü insan olmanın hakkını ancak bu şekilde verebilirsin. 

Geldin, gidiyorsun. Bak; topraktan gelen toprağa gidiyor. Sen nereden gelip nereye gidiyorsun? Senin yolculuğun nereye? Ne düşünüyorsun? Sen kendine nasıl bir kariyer planlaması yapıyorsun? Geleceğini nerede görüyor, istikbalini nasıl biçimlendiriyorsun? Görmüyor musun, gelen gidiyor? Anlamıyor musun, giden dönmüyor? Hem, kimler gelmiş de gitmemiş, kimler gitmiş de dönmüş? Sen ölümsüz değilsin, ölümden beri değilsin ki! Ölüm ve ötesine bu derece yabancılaşmakla, yalnızca kendi kendini kandırıyorsun. Sen zamanın dışına çıkamazsın ki! Zamanla mukayyet olan her şey gibi eskiyor, yaşlanıyor ve ölüyorsun. Zamanla ölüyorsun; azar azar, yavaş yavaş, farkında mısın? Bunun farkına varabilecek donanımda yaratılmışsın. Farkına varmalısın.

Hangi gün var ki geçmesin, hangi hafta var ki geride kalmasın, hangi ay var ki bitmesin, hangi yıl var ki geçip gitmesin? Ömürler tükeniyor, göz açıp kapayıncaya dek. İnsan dursa da zaman durmuyor; emredildiği üzere duraksamıyor, geçip gidiyor aldırış etmeden, yoluna devam ediyor geriye dönmeden. Ya insan, sana emredilen ne? Hatırlamalısın. Hatırlamazsan zamana yenik düşer, kaybedenlerden olursun. Unutursan, hüsrana uğrayanlardan olursun. Zamanı değerlendirebilenler ancak zamanla değerlenebilirler. Yaratan senin değerli olmanı istiyor. Sen kendini değersizleştirmemelisin.

Tüm hırsın, bütün iddiaların, kıskançlıkların ve nefretin toprak oluyor, toprağa karışıyor, seninle birlikte onlar da ölüyor. Geride yaşayan olarak yüreklerde bıraktığın sevgi, zihinlerde edindiğin güzel anılar kalıyor. Ha, bir de iyiliklerin tabii. Halis niyetle, Allah’ın rızasını elde etmek için ortaya koyduğun iyiliklerin. O hâlde zamana iyilik tohumları ekmeli insan. Öyle tohum ekmeli ki, bire yedi yüz versin. Bereketli bir tohum ekmeye talip olmalı insan. Burada ekmeli ki, ahirette biçebilsin. Buradan göndermeli ki, yarın karşısına çıkabilsin. Bereketli zamanlarda ekmeli insan. Böyle yaparsa sonuçları da çok daha bereketli olacaktır. 

Üç aylardayız. Ramazana yaklaşırken günbegün, ona ulaşıp ulaşamayacağımızdan habersiz, gelen zamanı en güzel şekilde değerlendirmenin gayreti içerisinde olmalıyız. Vakit geç olmadan, zaman elimizden kayıp gitmeden güzellikler ekmeliyiz dünya tarlasına. Yüreklerimizde ve zihinlerimizde iyilikler ve güzellikler eylemlerimize yansımalı. İyilik ve güzellikleri bulaşıcı kılmanın bir yolunu bulmalı insan. Kötülükler ancak iyilikler yaygınlaştırılarak ve bulaşıcı kılınarak yenilebilir. O kadar büyümeli ki iyilikler, kötülük kendisine yer bulamamalı. Üç aylar ve ramazan ayı yüreklere ve zihinlere ekim yapmanın en güzel mevsimi. 

Zamanla ölen insan, zamanda dirilmenin yolunu bulmalı. Bedeni ölümlü olan, eylemleri ile ölümsüzleşmeli. Zamanı değerlendiremeyen değerlenemez çünkü. Değerlenemeyen ise kayıptadır. Kaybedenlerden olmamak için çeşme akarken, doldurmalı insan testisini. 

Murat Kubat

 

YORUM EKLE